Cuma, Eylül 26, 2008

Nebe Sûresi

Amme Sûresi olarak da tanınan Nebe' Sûresi Mekke'de nazil olmuşdur. Kâfirlerin telaşını ve akıbetlerini dile getirir.

Bundan başka cenneti, kıyameti ve cehennemi tanımlayan sûre, aynı zamanda pek çok ilmî gerçeklerin derin tanımlarını bildirir.

İlk beş âyet inanmayanların psikanalizlerini yaparak, insan konusuna çok büyük açıklar getirecektir:

Âyet 1 : Onlar neyi soruşturuyorlar?

Âyet 2 : O büyük haberden.

Âyet 3 : Onlar ihtilâftadır.

Âyet 4 : Hayır ilerde bilecekler.

Âyet 5 : Sonra, lâkin ilerde bilecekler.Yorumlara gelince:

Âyet 1 : "Onlar neyi soruşturuyorlar?"

İkinci âyetten anlıyoruz ki, onların soruşturdukları "Büyük haber"dir. Âyet açık bir şekilde "Büyük haber" konusunda insanların cüce akıllan ile tartışma açmasını gülünç görmektedir.

Bu âyetteki "soru"dan kastd; âyetin metninde olmamakla beraber, birçok müfessirin bildirdiği gibi: "Onlar kim oluyor ki soruşturup konuyu tartışmaya açıyorlar" anlamınadır. Bundan sonraki âyetlerden anlıyoruz ki "Büyük haber" insan normal bilgisi ve aklı ile tartışamaz. Bu yüzden büyük haber konusunda ilkel yargılarla tartışma açmak, konuyu hafife almak demektir. Halbuki o azîm (çok büyük) bir haberdir.

Âyet 2 : "O büyük haberden" O azîm haber nedir?

Birçok müfessir "kıyamet heberi" olarak yorum yapmışlardır. Ancak, kasıt sadece kıyamet oisa kelime olarak "Nebe'il azîm" seçilmez, kıyameti ifade eden daha net kelimeler seçilirdi.

"Azîm haber"den kasd büyük ölçüde kıyamettir. Ancak bu kelime, kıyameti haber veren Kur'an ve İslâm çağrısını esas kabul etmektedir.

"Azîm haber" tanımını en doğru şöyle ifade edebiliriz: Kıyameti heber veren Kur'an ve yeni doğan İslâmiyet.

Demek ki; Allah, Kur'an'ı onu temsil eden İslâmiyet'in kıyamet ilkesini tartışılması imkânsız bir mesaj olarak kabul etmektedir.

Acaba bu ilâhî mesajın tartışılması niçin beyhudedir?

Azîm heberin özünde ezelden verdiğimiz kulluk andı vardır. Bilindiği gibi hepimiz ezelde kullukda daim kalacağımıza söz verdik. Hafıza bandımız silinerek dünyaya gönderilirken bu andı cennetten inişde bir kez daha tekrarladık. Bu yüzden artık habere itiraz mazeretimiz kalmadı.

Allah, rahmetinin sonsuzluğu nedeni ile bizi bir kez daha ikaz etmek üzere Efendimizi gönderdi.

Biz hâlâ mesajı tartışmaya kalkarsak çok gülünç oluruz.

Âyet 3 : "Onlar ihtilâftadır."

İsiâm mesajı, Kur'an'ın ve kıyametin gerçeği konusunda onlar ihtilâftadır.

Çünkü bu gerçekler hafızamızdan ne kadar silinmiş de olsa, hatırlatılınca içimizden gerçeğe doğru bir özlem doğar. Her hangi bir kimse küfür zirvesinde de olsa, büyük haber karşısında daima bir şüpheye kapılır. Fakat ilk üç âyetten anlıyoruz ki, bu şüphe gerçeğe götürmez.

Bir çok konulara tartışa tartışa daha iyi anlarız. Fakat "Büyük haber" bunlardan değildir.

Onu tahkik ve tartışma bizi çok aşar; bu yüzden Amme Sûresi bütün ile bu büyük haberi bize özetleyecek ve de soruşturmadaki gafletimizi anlatacaktır.

Bu âyetteki önemli bir nokta, İslâm mesajının hiç bir şekilde reddedilmeyeceği; tartışılırken bile muhtelif görüşlerin ortaya çıkacağı gerçeğidir.

Halbuki akılcı bilimde bir şey reddedilmiyorsa konu çok önemli demektir.

Reddedilmeyen, üstünde ihtilaf olan ilmî konular yeni bilgilere muhtaç demektir. Nitekim 4-5'nci âyetler bu gerçeği temel bilim felsefesi açısından pek güzel dile getirmektedir.

Âyet 4-5 : "Hayır ilerde bilecekler. Sonra ilerde yine bilecekler. "

Demek ki büyük haberi, İslâm ve Kur'an mesajını iki ayrı fazda öğrenecekler.

Bunlardan ilki, daha yakın zaman diliminde öğrenilecek; ikinci biliş daha uzak zaman diliminde meydana gelecektir. Yakın zaman vadesinde bilinecek sırlar nelerdir? Daha doğrusu "azîm heberin" yakın zamanda bilinmesi nasıl olacaktır?

a) Ölüm ânında tüm gerçek gözümüzün önüne serilecek, o anda, kıyamet kavramı dahil, şüphe ile (ihtilaf) karşılanan her şey apaçık görülüp bilinecektir.

b) İlim gelişince Kur'an mesajının inceliklerini anlayacak ve Kur'an konusunda tartışmalar sona erecek; onun ilâhî kitap olduğu ilmen sabit olacaktır (günümüzde olduğu gibi).

Beşinci âyete, yani sonra gelecek olan bilmeye gelince, bu biliş kesin biliştir ve mahşerin, âhiretin mutlak müşahadesiyle meydana gelecektir.

İşte böylesine dev bir olayın dünya laboratuvarında ölçülüp biçilmesi imkânsız olduğu için, Allah sûrenin başında "Neyi soruşturup duruyorlar?" diye emrediyor.

Sûrenin bütününde Allah, kıyamet ve ahireti tanımlayacaktır. O zaman aklı olan insan bu dev mesajın (Nebe'il azîm'in) tartışılamayacağını anlar.

Âyet 6 : Biz arzı bir beşik

Âyet 7 : Ve dağlan bir eksen (direk)

Âyet 8 : Ve sizleri çit çift yarattık.

Âyet 9 : Uykuyu şubat yaptık

Âyet 10 : Ve geceyi bir libas yaptık

Ayet 11 : Ve gündüzü de bir meaş yaptık.

Âyet 12 : Ve üstünüze 7 şidad bina ettik.

Ayet 13 : Ve ona yalın alevle parlayan ışıktan aydınlatıcı verdik.

Âyet 14 : O mu sıralardan şarıl şarıl su indirdik.

Âyet 15 : Nebat ve taneler çıkarmak için.

Ayet 16 : Ve sarmaş dolaş bağlar bahçeler.

Bu on âyet, hilkat (yaratılış) hikmetlerini dile getiriyor; insanoğluna "Sen önce yaratılışın bu hikmetlerine bak."

ihtarını yapıyor. Bu on âyeti yorumlamadan önce dokuzuncu âyeti çok iyi takip etmenizi hatırlatacağım. Zîra bu âyet ruh ve beden ilgisi açısından çok önemli bir kavram getirmektedir.

Bu on âyet topluluğunun bir özelliği de yaratılışa ait bu hikmetlerin kıyamete yakın yıllarda bilinip anlaşılacağı mesajıdır. Dikkat ederseniz Cenab-ı Hak, Kur'an mesajı üzerine o devirde tartışma açmaya kalkanları azarladıktan sonra:

"Sonra ilerde bileceksiniz" buyuruyor ve bu öğreneceğimiz şeyleri iki grupta topluyor. Birinci grubda (6-16'ncı âyetler) hilkata ait gerçekler örneklerle gösteriliyor; ikinci grubda ise ahirete ait gerçekler söz konusudur; ki onları öldükten sonra bileceğiz.

İşte sûrenin bu bölümünü îlmin ilerde öğreteceği hilkat sırlarını dile getiriyor.

Âyet 6-7 : "Arzı mihad, dağları evîad yapdık."

Bir çok tefsir ve tercümeler günün anlaşılabilir kavramları içinde yapılmıştır. Halbuki Amme Sûresi'nin genel mesajı, insanların ilerde öğrenecekleri ilmî gerçekleri tanımlamadır. Onun için bu on âyet, kesinlikle çağın ilmî gerçeklerinin ifadesidir ve ancak öyle yorumlanabilir.

Bu iki âyetin yorumunu yaparken önce "Mihad" ve "Evtad" kelimelerinin etimolojik mânâlarına bakalım; ilmî gerçeklere ne denli ışık tuttuğunu göreceğiz.

Mihad: Beşik, menzil ve mekân anlamına gelir.

Arzın "beşik" olarak tanımı onun hareketli olmasını tanımlamaktadır; üstelik ritmik bir harekete sahip olduğunu simgeler.

İşin ilginç yanına bakın ki, arzın döndüğünü beşiğin ritmik hareketini izleyerek farkedebilirsiniz. (Ünlü sarkaç deneyi).

"Mihad" kelimesine "menzil" anlamı verirsek, arzın uzayda belli bir mezili temsil ettiğini anlarız. Bu kez:

"Arza bir menzil özelliği verdik" anlamı çıkar ki, o da arzın galaksi içinde belli mesafelerini temsil etmektedir.

"Mihad"a "mekân" kavramı mânâsı verilirse, arzın boyutlar sistemindeki tanımı dile gelmektedir. Arz, uzayın sonsuzluğunda bir mekân koordinatlarının temsilcisidir.

Şu halde âyet yalnız "mihad" kelimesiyle tanımını şaheser bir ilmî mucize olarak dile getirmektedir.

1 ve 2'nci âyetlere kıyas edersek "siz önce üzerinde yaşadığımız dünyayı öğrenin, sonra benim mesajımı almaya kalkın" demek istemektedir.

Evtad'a gelince; Dağları tanımlayan bu kelime de çok ilginçdir. Evtad : Eksen ve kazık mânâsına gelir; tam ilmî karşılığı, dengeyi sağlayan güçlü eksen demektir. Dağların varlığı, magma üzerinde yüzen arzın kabuk varlığı için güçlü bir eksen rolü oynamaktadır. Kur'an-ı Kerim'den Âyetler ve İlmî Gerçekler serimizde (Nahl Sûresi âyet 15 de) bu konuda geniş ilmi yorumlar yapmıştık. Ancak, burada arzın mihad oluşu ile birlikte dağların denge ekseni olarak tanımı çok ilginçdir; çünkü ritmik bir dönme eylemine tâbi olan arzın toprak kısmı, magma üzerinde bir beşik gibi sallanmakta ve ancak dağların güçlendirici eksen niteliği sayesinde arz oturulabilen bir mekân olabilmektedir.

Manyetik bir ateşten maden denizi üzerinde yüzen arz kabuğunun sakin dengesi öyle basit bir olay değildir. Dağların sağlamlaştırıcı eksen etkisi yanında dengenin en önemli unsuru arzın magma ortasındaki zıd manyetik etkilerdir. 14 asırdır kavranamayan âyetler arasındaki inceliğe bakın ki; bu hikmet de 8'nci âyetle dile getiriliyor.

Âyet 8 : "Sizi zıd eşler halinde yarattı."

Âyetin tam arzdan bahsederken insana geçmesi, insandaki zıd eşler gibi yaratilışda pariteyi dile getirmektedir. Burada önemli nokta, eşler sırrı içinde arz dengesi sağlamasıdır.

Âyetin asıl mânâsı olan insanların zıd eşler biçimi yaratılmasına gelince: Aslında insanın tek bir hücreden yaratılması pek kolaydır; çift hücreden yaratılması ise akıl almaz bir ilâhî mucizedir.

İnsanın şüphesiz ikinci önemli özelliği ruh genetik kartların hikmetli kombinozonunda bildirmektedir.

İnsanın şüphesiz ikinci önemli özelliği ruh yapısıdır. Buradaki inceliği ise:

Âyet 9 : "Ve uykunuzu subat yaptık"

Bu âyet, ruh kavramını bize en kolay yansıtan veciz bir tanımdır.

Uyku nedir? Sorusuna net bir biçimde ruh-beden ilgisine dikkat çekerek cevap veriyor.

Subat: duraklama, kesiklik, inkıta demektir.

Tıb ilmînde subat, koma karşılığıdır. Ayrıca beyne giden karetis arterlerine, şiryanı subatı denir; kesilince ölüm gelir anlamınadır.

Bunun dışında geçici ölüm haline de şubat elenir. Acaba âyet uykuyu neden "subat" kelimesiyle tanımladı?

a) Uyku, ruh açısından hayata kıyasla bir kesintidir; bir anlamda ruhun beden kafesinden geçici kurtuluşudur. Rüya bu yüzden ruhun zaman ve mekân hikâyesini temsil eder.

Rüyayı, gördük ki faaliyetin devamı sanmak ilim açısından tam bir ilkellikdir. Eğer böyle olsa her meslek sahibi rüyasında kendi mesleğini görür dururdu. İstisnalar dışında siz hiç rüyasında her gün çift süren çiftçi, hasta bakan doktor, dolap yapan marangoz gördünüz mü?

Aksine rüyalar hep mekân ve zaman ötesinde seyreder. Demek uyku, insanın beden dinlenmesi ötesinde çok hikmetli bir ruh olayıdır. Uykuda ruh cereyanı beden bağımlılığından geçici olarak kurtulup, bize kendini tanıtma fırsatını serbestçe yaşaması halidir.

b) Uyku, ruh-beden ilgisinin geçici olarak çözülmesidir (subat).

Böylece Allah bizlere her gün yeniden dirilme sırrı vererek bizleri mahşer gerçeğine yaklaştırmaktadır.

Mânâ bilimleri her sabah her insanın yeniden bayata doğduğunu bildirmektedir.

Yani uykunun subat sırrı içinde her an yeni bir hayata adayız.

c) Uyku (subat), karetis damarlarında kanın yavaşlamasıyla başlar. Beyindeki bir merkezin kompüter şartellerini tık tık indirmesiyle süren harika biyolojik bir mucizedir.

d) Uykunun şubat (kesinti, duraklama) oluşunun bir hikmetidir. Ruhun beden ilgisindeki sıralamayı haber vermesidir. Ruh ceryanı kesilirken önce bilinç kaybolur. Demek ki ruh ceryanının bedene ilgi noktası bilinçdir. Ve sonra yavaş yavaş diğer organların da ruh ceryanı kesilir. Uyanma da tersine bu sırayı izler.

Âyet 10 : "Geceyi bir libas (bir örtü) yaptık."

a) Geceyi yavaş yavaş çekilen bir örtü gibi intikal ettirdik. Amme Cüz'ü Yorumu -1'de geceye ait fizik, astrofizik gerçeklen açıklamıştık. Buradaki mesaj biraz farklıdır. "Libas" sözcüğü daha çok fizik sükûneti ifade etmektedir. Fizik sükûnet iki yönlüdür. Bunlardan biri biyolojik yapımızdadır; yani bir çok ışınlara karşı duyarlı olmadığımız için sükûnetteyiz.

Fizik sükûnetin ikinci katı uzaydadır. Manyetik alanların ışınları emmesi (arzın manyetik kuşağı) ve daha derin katta kara deliklerin ışınları emmesi fizik sükûnetin karanlığın yaratılmasında temel yasalarıdır.

Ve bu libas yavaş yavaş böyle teşekkül eder. Yoksa arzın manyetik kuşağından ötesi tüm aydınlıktır.

Âyet 11 : "Gündüzü de meaş yapık."Yani hayat için geçim zamanı yaptık.

Gündüz dolayısıyle güneş ışınları hayat faaliyetlerinin temel kaynağıdır.

Gündüzün meaş olması, enerji sağlama ilkesine dayanır. Gece bitkiler için meaşdır. Diğer canlılar ve bu arada bitkiler gündüzün meaş sırrından yararlanır.

İnsanın gündüz meaş sırrından yararlanması daha çok bedeni ve biyolojik faaliyetler içindir.

Gece ise bitkisel sinir sisteminden başlayan bir mânevi faaliyet vardır.

Bu yüzden mânâ sırrı Muhammedi gecenin "libas" sırrından örtülü ve gizlidir.

İnsan biyolojisinde olsun, diğer canlı biyolojisinde olsun;gecenin mânâ hikmeti bitkisel sinir sistemi aracılığı ile bizi etkiler. Bu etkilerin tümü örtülüdür; seyri mümkün değildir.

Bitkilerin özellikle ilaç yapım işlemi gece nötrion aracılığı ile yürür; ki tamamen görünmez bir karanlığı ifade etmektedir.

On ve onbirinci âyeti birlikte kavramalıyız; çünkü ikisinin sırrı ortaklaşa madde ve mânâ yanımızı dengeler. Mânâ görünmezlik iklimidir; insanı bir örtü gibi sarar (libas). Madde enerjinin kaba çizgilerine muhtaçdır ve meaş enerji ihtiyacının faturasıdır.

Namaz vakitleri bu iki âyetin hikmetlerini ahenkli bir şekilde temsil etmektedir.

Âyet 12 : "Üstünüze 7 şidad bina ettik".

Kur'an-ı Kerim'den Âyetler ve İlmî Gerçekler serimizde Talâk Sûresi 12'nci âyetin yorumunda yedi kat göklerin astrofizik sırlarını açıklamıştık.

Âyet çok net bir şeklide 7 kat gök kavramının tamamen bir enerji şiddet katmanı olduğunu dile getiriyor.

Âyetteki net tanıma bakınız: "Üzerinize 7 kat şidad bina ettik." Bu tanım ancak çok şiddetli bir enerji tanımıdır.Günümüz astrofiziği de her gezegen için birbirinden farklı manyetik 7 bölgenin varlığını tanımlıyor.

14 asır önce bir boşluk sanılan uzayın Kur'an'da tanımına bakın: "7 şidad yapımı" yani farklı karakterli 7 manyetik kuşak.

Bu manyetik mekânların boyut yapıları da farklı olduğu için, bu 7 ayrı mekândaki fizik yasaları kolayca kavramamız imkânsızdır.

Son çağın büyük âlimlerinden Rahmetli Seyyid Hüsamettin efendi 7 Hâ-mim sûrelerinin bu 7 farklı uzay mekanındaki yasaları açıkladığını bildirmektedir. Anlaşılması çok zor olan bu konuya Fussilet Yorumu'nda imkân oranında açıklık getireceğim.

Âyet 13 : "Yalın alev parlayan vehhac verdik."

Bu âyet 12'nci âyetler ilgilidir ve "bu sema katında etrafı yalın alevli parlayan ışıklar verdik" anlamınadır. Astrofizikten bilindiği gibi, galaksi grublarının her birinde böyle novalar vardır.

Eski yorumcular bu âyeti mustahil mütalâa edip, kasdedilen "sıracin" (parlak ışık) güneş olduğunu kabul etmişlerdir.

Buradaki ilmî hikmet "vehhac" "sırac" tanimlarında gizlidir.

Vehhac: Etrafı yalın alevli demektir.

Sırac: Parlak ışık verici demektir; kesinlikle lamba demek değildir. Lamba parlak ışık verdiği için, tabii mânâ olarak ona da sırac denmiştir.

Gerek novalara, gerek güneşe teleskopla bakılırsa etrafında yalın bir alev halesi görülür ki, bunu 14 asır önce haya! bile etmek mümkün değildi.

Âyet 14 : "O mu'sıralardan şarıl şarıl su indirdik."

Mu'sıra iki tür mânâ taşır; birisi asırdan zaman ve müddet demektir, ikinci mânâ ısrardan gelir ki; sıkışıp gerilmiş demektir. Her iki mânâ da bulutun temel unsurlarıdır. Yani bulut hem zaman eylemiyle hazırlanan yağmurun temsilcisidir, hem de sıkışıp gerilen bir potansiyeli temsil eder.

Bulut ve yağmur olayındaki elektrik potansiyelinin bu âyetten daha güzel tanımı olabilir mi?

Bakınız yağmurun iki önemli fizik vasfı var: Elektriksel gerilim ve yağmur damlalarının zaman eylemi içinde teşekkülü tam olarak "Mu'sırat" kelimesinde billurlaşmaktadır. Dikkat edin sevgili okuyucularım, Amme Sûresi, dördüncü âyetinde "Hayır ilerde bilecekler" emrini getirirken, Kur'an mesajının asırlar sonra ne denli mucizeler taşıdığını tek tek dile getiriyor. Dikkatinize çekmiştir, 6'nci âyetten beri tamamen ilmî mucizeleri dile getiren âyetleri görüyoruz.

Âyet 15-16 : "Nebat ve taneler çıkarmak için""Ve sarmaş dolaş bağlar bahçeler."

Yağmurun iki amacına ışık tutuluyor. Bunlardan ilki bitki ve tohumların hayat bulması hikmetidir. Bu hikmet arzdaki hayat zincirinin vazgeçilmez unsurudur.

Ancak yağmurun ikinci hikmeti yeryüzünün müthiş güzelliğini sergilemektir. Çiçekler birbirinden güzel bahçeler olmasa da dünya olurdu, fakat ilâhî güzelliğin muhteşem sırrını fark etmezdik.

Bu ikinci hikmetin önemli bir parçası ormanlardır. Sarmaş dolaş olan bahçe, ormanı ifade etmektedir.

Bilindiği gibi ormanlar, meydana getirdikleri hava hareketi ve elektriksel etkilerle bulutlan çekerler. İşte 16'ncı âyet bu sırrı da asırlar önce dile getiriyor.

Yoksa sûre 15'nci âyetle yetinirdi. Nitekim başka âyetlerde yağmurun yalnız bu bitki ihya etme yanı bildirilmektedir. Daha önce değindiğim gibi, Amme Sûresi'nin 6-16'ncı âyetleri ilk öğrenilecekleri sıraladığı için, yağmurun hikmetlerini 14,15,16'ncı âyetler tam olarak dile getirmiştir.

Şimdi ancak mahşerde öğrenebileceğimiz beşinci âyette bildirilen mahşer, cennet ve cehennem dile getirilecektir. Önce mahşeri tanımlayan âyetleri görelim:

Âyet -17 : Şüphesiz o fasıl günü bir mîkad olmuştur.

Âyet 18 : O gün ki sûr üflenir fevç fevç gelirsiniz.

Âyet 19 : Semâ açılmış ebvab olmuştur.

Âyet 20 : Ve dağlar yürütülmüş bir serab olmuştur.

Âyet 21 : Ve cehennem mırsad olmuştur.

Şimdi Allah, 6-16'ncı âyetlerde gördüğünüz şekilde, hilkatte her şeyi ilmî bir kompüter esasına göre proğramiamışsa;

Âyet 17 : "Şüphesiz o fasıl günü bir mîkad olmuştur."

Fasıl günü: Bir tasnif, bir seçilme günüdür. Dünyadaki hesaplara göre herkesin bir büyük mahkemede sınıf sınıf tasnif edileceği gündür. Burada tasnif, ayırım günü anlamına "fasıl günü" denmesinin nedeni; o günü büyük bir kompüter sisteminin, zaman ötesi bir hızla her insana ait sonuçları bir anda ekrana yazma günü anlamınadır.

Mîkad olmaktan kasıt, kesin olarak programlanıp tesbit edilme anlamına gelir. Tıpkı zaman ve sonuçları bir kompüter merkezine kayıtlanmış fizik olayı gibi, kıyamet de dönüşü imkânsız kesin bir olaydır, ceryanı verilmiş.

Âyet 18: "O gün ki sûr üflenir fevç fevç gelirsiniz."

Sûr üflenmiş, tüm İnsanlar dirilip huzur-u ilâhîye dalga dalga gelmektedir. Bu dalga dalga gelişde de bir tasnif mîzanı vardır. Hatırlayacağımız şekilde, Hz. İsrafil'in Radife sûr'u; yani diriltici sûr'u üflenince herkes dirilip dalga dalga ilâhî huzura gelecektir. Ayrıntıları ilerdeki âyetlerde göreceğiz.

Ayet 19 : "Sema açılmış ebvab olmuştur."

Feth: Gerçeği görülmüş, bilinmezliği bilinmiş anlamınadır. Acaba semânın sırları nasıl bilinebilir; neler görülebilir? Ebvab, onda sonsuz kapılar açılmış anlamınadır. Demek ki kıyamet gününde boyutlar mekânın madde ilgisini kaybedecek ve semâdan tüm boyutların sırları ayrı ayrı kapılar gibi gerçekleri aksettirecektir.

Daha doğrusu semâda boyutlar bir kitabın sahifeleri gibi açılacak ve tüm gerçekler seyredilecektir.

Bu sonsuz kapılardan evrenin sonsuzluklarına yansımak sırrını seyredeceğiz. Cenneti, cehennemi göreceğiz; ancak, yüce mahkemeden hüküm ve tasnif sonucu çıkmadan yeni emirlere yansımak mümkün değildir.

İşte semâlarda açılan sonsuz kapılar, evrenlerin sonsuz boyutlar sırrında bitmeyen âlemleri sergiler.

Âyet 20 : "Dağlar yürütülmüş bir serab olmuştur."

Bilindiği gibi dağlar bir eksen dengesidir. Ve arzın cazibe ve manyetik dengesi sayesinde ayaktadır. Kıyamette boyutlar sistemi yıkılınca, dağlar tüm denge vasfını kaybeder; magma üzerinde yüzmeye başlar. Burada "serab" kelimesi ayrı bir mucizedir. Zîra, serab var olan bir şeyin başka mekana yansımasıdır. Dağlar da magma üzerinde yüzer. Biz bunu fark edemiyoruz.

Halbuki evrende bu gerçek, serab gibi yansıyacak; onların gerçekten yüzdüğünü göreceğiz. Yine âyetin ince bir mânâsı da maddenin serab gibi bir yansımadan ibaret olduğu sırrıdır.

Zaten Amme Sûresi bi yandan ilmî hikmetleri, bir yandan akıl almaz ebedi cinasları bir arada yansıtan hârika bir yapıya sahiptir.

Âyet 21 : 'Ve cehennem mırsad olmuştur."

Mırsad iki mânâ taşır; biri görülen mevki demektir, ikinci anlamı pusudan çıkma demektir. Her iki mânâ da cehennem için çok uygundur. Çeşitli âyetlerde değindiğim gibi, cehennem ancak mahşerde faaliyete geçecektir ve onun ilk görülüşü ve bu âyette bildirildiği gibi mahşer günüdür.

Cehennemin mırsad olması, görülür mevkiye yansıması aynı zamanda boyut eylemlerinin mekânlaşması olayını açıklamaktadır. Bu tanım, Sûre-i Nebe'nin başka dizisi içinde, akılların ötesinde müthiş bir fizik kavramı getiriyor.

Bu âyetten sonra cehennem hikmeti açıklığa kavuşacak, insanın o ateşe neden yaklaştığı sergilenecektir.

Âyet 22 : Azgınlar (tagîn) için bir meâb,

Âyet 23 : Devirlerce içinde kalacaklar.

Âyet 24 : Ne bir serinlik tadacaklar ne de bir şarab,

Âyet 25 : Ancak bir hamîm ve bir gassak,

Âyet 26 : Vifaklarına (uygun) ceza olarak.

Ayet 27 : Çünkü onlar hiç bir hesab ummuyorlardı.

Âyet 28 : Onlar tekzib ede ede kezzab olmuşlardı.

Âyet 29 : Biz ise her şeyi bir kitaba ihsa ettik.

Âyet 30 : İşte tadınız, artık size azâb artırmaktan başka bir şey yapacak değiliz.

Bu dokuz âyetlik grup cehennemin özelliklerini özetler ve de cehenneme gidiş nedenlerini açıklar. 22, 26, 27, âyetler kimlerin cehenneme hak kazandığını dile getiriyor.

23, 24, 25'nci âyetler cehennemin temel özelliklerini an

Âyet 22 : "(Cehennem) Tagîn için bir meâbdır."

Yanî, azgınlar için son duraktır. Cehenneme gidişin bundan güzel tarifi olamaz. Dikkat ederseniz buradaki tamı, unsuru kendi seçtiği ve özellikle hızla koştuğu çok yanlış bir menzlii tanımlıyor.

Hayatta pek çok müşahade ederiz, azgınlar her gün yeli bir isyandan bir başka isyana koşar durur. Öylesine hızlı günah yarışına girmişlerdir ki sanki arkasından şeytan kovalar yetişemez.

O halde cehenneme gidiş, hayatta, sırat-ı müstakimin«m tersi yanlış bir caddede fırtına gibi koşma faaliyetidir,îer insan ve günah yenilerini doğurarak, son duraktan (meahdan) cehenneme kadar artarak sürer. Meâbın en iyi bir karşılığı terminaldir.

Âyet 23 : "Devirlerce içinde kalacaklar."

Cehennemi son durak yapanlar orada "ahkab" olacak.

Bu âyet, cehennemde kalma sürecine hiç alışkın olmağımız bir tanım getirmektedir.

Arapçada uzun süreler için çeşitli tanımlar vardır. Meselâ: "Ebedi" sonsuza kadar demektir. Yine "halidin" devamlı kalacaklar anlamınadır. Ebedi kalmak, devamlı kalmaktan çok farklıdır. Halidin (devamlı kalmak) zaman eşlemiyle sınırlıdır, zaman eylemiyle bitebilir; ebedî ve sonsuza dek demektir. Bu âyette ise bambaşka bir zaman kavramı gelmektedir: Ahkab. Bu kelime "hukub" dan gelir. Hukub, büyük devre demektir; asırdan çok, binlerce yılı ifade eden devreler demektir. "Ahkab" İse "hukub"un cem'idir. Onun için "devirler boyunca" diye çeviri yaptık. Buradaki "hukub" tanımı, jeolojide geçen birinci, ikinci, üçüncü devre diye tanımlanan geniş çağlara uyar. Âyetteki "ahkab" tabirinin bir nedeni de cehennemde farklı devreler yaşanacağının ifadesidir.

Burada zaman kavramı getirilir. Ahkab anlaşılması çok zor fiziki bir sırdır.

Zamanı enerji olarak kabul eden Prof. Koziref ile, zamanı boyut olarak kabul eden Einstein'in görüşleri arasındaki farkı ve zıd görüş farklı, ancak bu "ahkab" kavramıyle anlaşılır. Yani zaman hem bir boyuttur, hem enerjidir (statik enerji). Seneler devamlı bir çizgi şeklinde seyretseydi, zamanı tam bir boyut olarak kabul ederdik; fakat "ahkab" dan anlıyoruz ki; zaman uzun süreçlerde farklı, devirler ise zamanın özelliğine sahiptir. Bu yüzden aynı zamanda enerjidir. En dış mânâda zamanın yoğunluğunun, akış hızının değişmesi, onun ahkab sırrıdır. Allah, zamana ait her ince hikmeti, bu âyette cehennem sürecinin tanımında bildirmişdir.

Âyet 24 : "Ne bir serinlik tadacaklar ne de şarab."

Buradaki "şarab"dan ve "serinlikken murad, hem maddî hem mânevidir. Mânevi sırrı, ancak cennet hikmetleri içinde tanıyabiliriz.

Cennetteki güzelliklere kıyasen örnek verilen mânevi hikmetlere gelince, Amme Cüz'ü Yorumu - 1 kitabımızda da açıkladığım gibi, bu nimetler cennete has özelliklerdir, insanı maddede de hudutsuz hazza ulaştıran nimetlerdir ki, cehennem ehline yasaktır. Zahirde bu sonucun tabii olduğu aşikârdır. Âyette bir kez daha vurgulanmasının sırrı ; İlâhî cezanın ciddi ve sürekliliğini simgeler. Azgınların terminali olan cehennemde ilâhî rahmetin umulmaması gerektiğini açıkça ihtar eder.

Âyet 25 : "Ancak bir hamîm ve bir gassak."

Hamım cehenneme has bir içki; sıcak, alev alev bir mayidir. Bunu eski tefsirler "kaynar su" olarak yorumlamışladır. Halbuki kesinlikle cehennem has bir sıvıdır.

Gassak'a gelince: Nurun zıddı; karanlıkların birikintisidir. Ve de bazı tefsirlerde söylendiği gibi irin değildir. Cenennem has bir yangın birikintisi tortusudur. İlerdeki sûre yorumlarında cennet ve cehennem ile ilgili bir çok tanımlar göreceğiz. Bu âyet cehennemin genel tanımlarından biridir.

Bu yüzden de alevli bir sıvı, yanarak yoğunlaşmış artığı bildirmektedir.

Âyet 26 : "Vifaklarına (uygun) ceza olarak"

Vifak, tevafuk, uygunluk demektir.

Demek ki bazılarının yaptıklarının tam uygun karşılığı, bir anlamda cezası cehennemdir.

Bu âyet nedeniyle cehennemin bir arınma laboratuvarı sayılması gerekiyor. Hasta organın ameliyatı, mikrop bulaşmış eşyanın sterilize edilmesi gibi; yanlışlarının ayrılması ona en uygun olan cehennemle mümkündür. Bu da 24'ncü âyette bildirilen devrelerce sürecektir.

Sûre şimdi cehennemin temel müşterilerini tanımlayacak. Cehennemin ilk ve şaşmaz temsilcileri azgınlardır (A22). Bunların azgınlık sebepleri ikidir. 27 ve 28. âyetlerde bu iki sebebi inceleyelim:

Âyet 27 : "Çünkü onlar hiç bir hesap ummuyorlardı."

Âyet 28 : "İlâhi mesajları devamlı tekzîb ediyorlardı (yalanlıyorlardı); bu yüzden tam ve mutlak yalancı olmuşlardı."

Cehenneme bilet almanın iki damgası var:

Birincisi : İlâhi mesajı yalanlamak. Sûre-i A'la'dan hatırlayacağımız gibi, insanın vazifesi Allah'ın sonsuz güzelliğine inanıp onu teşbih etmektir.6 Bunun tam aksine dönmek, ilâhî varlığı inkâr edip sonsuz evren güzelliğini görmek, kesinlikle cehennem azabını gerektirir. Böyle davrananlar otomatik bir azâb trenine binmişlerdir ve terminal (istasyon) cehennemdir.

İkincisi : Hesap vereceğine inanmama gafletidir. Bu yanılgı, mânâyı inkâr edip, maddeyi tapmanın tabii bir neticesidir.

27 ve 28'nci âyetler gösteriyor ki: Cehenneme gideceklerin elindeki resmi vesikada üç cümle yazılıdır:

a) Bu azgındır bileti; son durak cehennemdir (âyet 22).

b) Yeniden dirileceğine ihtimal vermiyor, mânâya inanmıyor.

c) İlâhi mesajları, evrendeki güzelliği yalanlar, kendisi tam yalancıdır.

Âyet 29 : "Biz ise her şeyi bir kitaba ihsa ettik"

Biz her yasayı, bilgiyi, merkez bir kompüter sistemi halinde bir kitapda (anahtar kitap) Levh-i mahfuzda tesbit ettik. İhsa: Hesap ve yasalar halinde kayıt demektir. Elektrik yüklerinin, manyetik ibrelerin otomatik kutup seçmesi gibi, kezzab (yalancı olanlar) sınıfı ilâhî mesajı yalanlaya yalanlaya cehenneme otomatik olarak giderler. Yani evrenin temel yasasına göre, ilâhî mesaja karşı gelenler hızla cehen­neme koşar.

Âyet 30 : "İşte tadınız, artık size azabınızın artmasından başka bir şey yapacak değiliz."

Veya : "İşte tadınız, size ancak azâb artışı vereceğiz."

Burada azabın artışı da cehennemin otomatik bir yasasıdır. Azabın artışının bir çok nedenleri vardır. Bir taraftan cehennemde devirlere göre yoğunlaşan zaman eyleminin verdiği azâb artışı, bir yandan Allah'ı inkâr etmiş olmanın verdiği gaflette kalma azabı; insanı orada gittikçe saran bir alev gibi derinden derine saracaktır.

Şimdi sûre, cennetin tanımına geçiyor. Unutmayınız, yüce kitabımızda muhtelif yönlerden cennet tanımı vardır. Nebe' Sûresİ'nde bu tanım, daha çok genel hatlariyledir.

Âyet 31 : "Şüphesiz ki korunanlar (muttakiler) için metaze (feyz, zafer)

Âyet 32 : Hadİka ve üzüm bağları

Âyet 33 ; Her yaştan kevaib (şahane endam)

Âyet 34 : Ve dolu bir peymâne

Ayet 35 : Orada ne boş laf ne de yalan işitmezler.

Âyet 36 : Bir karşılık Rabbından atâ yerince (o bağış yeter mi yeter).

Âyet 37: O yerlerin göklerin ve arasındakilerin rabbı, Rahmandır. O gün (mahluklar) O'na hitabe muktedir değildir (güçleri yetmez).

Âyet 38 : O gün ki melek ve ruh saf saf kıyama duracak.

Rahman'in kendilerine izin verdiklerinden başkası konuşamaz; o da sevabı söylemiştir.

Ayet 39 : O gün hak günüdür, dileyen rabbına bir yüz edinsin (yol seçsin).

Âyet 40 : Çünkü biz size yakın bir azabı İhta ettik.

O gün ki, kişi ellerinin ne taktım ettiğine bakacak (iki elinin önden yolladığına bakacak).

Kâfir ise : "Ah ne olurdu ben bir turâb olsaydım" diyecek.

Şimdi cennet konusundaki âyetlerin yorumuna geçiyoruz:

Âyet 31 : "Şüphesiz ki muttakiler için bir mefaze"

Muttaki kelimesini daha önceleri çok açıkladık: "Allaha karşı sorumluluk duyanlar" demektir. Sûre-i Bakara muttaki olanda 3 özellik arıyor:

Gayba îman, namaz, infak, cennete giriş vizesi için bu üç özellik en net çizgilerdir.

"Mefaze" çeşitli mânâlar içerir; feyz, zafer sonsuz sevinç demektir. Muttakiler için o gün zaferin, sonsuz sevincin ve feyzin haz günüdür.

Âyet 32 : "Hâdika ve üzüm bağlan"

Hâdika : Göz alabildiğince geniş, idrak edebildiğince güze! bahçe demektir. Esasen cennet, bahçe anlamı içindedir.

Cennet bahçesinin dünya güzelliğinden farkı, oradaki etkilerin tüm duyu sistemine yönelik olmasıdır. Yani cennette bir renk yalnız göze hitap etmez, aksine, kulağa da hitap eder. Bu kez her renk farklı müzik ve senfonilerin temsilcisi olur. Yine her renk burna da hitap eder; ayrı zevkde kokuların temsilcisi olur. Deriye hitap eden her rengin farklı bir okşayışı vardır. İşte zengin, farklı bir okşayışı vardır. İşte "hedâik" bu sırlan temsil eden bir bahçe güzelliğidir. Üzüm bağlarının hikmeti de o üzümlerin lezzetindeki akıl almaz haz hikmetidir. Öyle ki, o üzüm hem mânâ gücünü derinleştirir; hem haz dalgalan altında insanı zevkden zevke ulaştırır.

Âyet 33 : "Her yaştan kevaib"

Bu âyeti aynen kelime üzerinde inceleyeceğiz; çünkü pek çok çeviride âyette olmayan, benzetilmiş mânâlar vardır. Halbuki âyet çok net iki kelimeden kuruludur: Kevaibe ertab.

Kevaib : Değişik yapıda şahane endamlar demektir. Kelime çoğul olduğu için, birbirinden güzel şahane biçimleri temsil eder.

Ertab : "Trib" kelimesinden doğar; her yaştan demektir. Şimdi âyetin toplu mânâsına bakalım:

"Her yaşdan, birbirinden güzel şahane endamlar, fizik güzellikleri":

Benzetme yolu ile cennetteki hûrî kavramını düşünmek bütün tefsirlerde görülmektedir. Ancak, bize göre bu mânâya dahi net varmak mümkün değildir. Çünkü Allah âyette ne "hûrî" kelimesi kullan